28 Aralık 2015 Pazartesi

Jus ad bellum

Bazen insanların doğuştan mı kötü olduğunu yoksa sonradan mı öyle olduklarını düşünüyorum. Açıkçası buna bir cevap bulabilmiş değilim; ama içimden bir ses Hobbes'un haklı olan taraf olduğunu fısıldıyor kulaklarıma. İnsanların doğuştan kötüdür. 

Bilgisayar ekranında yazan cümleleri bir kez daha okudu ve ikinci kez düşünmeden sildi. Hiçbir mantığı yoktu böyle şeyler yazıyor olmasının... Ne olacaktı yani bundan bahsetse, neden insanlar onun düşüncelerini okumak zorunda olsundu. Okuyucu kafasını yoracak şeylerden hazzetmezdi bu yüzyılda, tıpkı editörünün söylediği gibi. Daha basit şeylerden bahsetmeliydi. Mesela lisede aşık olan, tipik bir genç kızdan. Ya da iç benliğini keşfetmek için yolculuğa çıkmış bir gezginden. İşte bunlar satıyordu. Artık kimse derin felsefi yazılar içeren kitaplara para vermiyordu. Çünkü günlük hayat insanları yeterince yoruyordu ve kimse düşünmek istemiyordu. Beyinlerini uyuşturup, gerçek hayatın çirkinliğinden uzaklaşmalarını sağlayacak kitaplara para vermek istiyorlardı.

Hepsine lanet olsun!

Ellerini ensesinde birleştirdi ve sandalyesini geriye doğru yaslayıp bir süre tavanı seyretti. Sigarasını dudaklarına götürüp birkaç nefes çekip üfledi havaya. Duman hafif bir sis yaratırken içinde boğulduğu düşüncelerinden sıyrıldı ve yavaşça kalktı sandalyesinden. Buğulanmış cama yaklaştı ve sokağı seyretmeye koyuldu. Hayat gerçekten akıp gidiyor muydu? Yoksa sonsuz bir koşuşturmacadan mı ibaretti? Amacı neydi sahi yaşamaktaki? Bir masanın başında oturup kimsenin umrunda olmayan kitaplar yazmak ve sonra kimse para verip almadığı için basılmayan o kitaplarıyla depresyonun farklı notalarında beste yapmak mıydı?

Bilmiyordu.

Sigarasını kültablasında öldürdükten sonra paltosunu aldı ve kapıyı çekip kendisini sokağa attı. Belki de amacı sadece var olmaktı. Bu da bir şey değil miydi?

Dünyada yer kaplamak.

Kaplamasa ne eksik olurdu ki? Hiç.
Babası için hayal kırıklığı olmazdı, annesi komşularına "Evet R. de çalışıyor..." demek zorunda kalmazdı boynu bükük bir şekilde. Belki de abisi tek çocuk olurdu ve böylece anne babası daha mutlu insan olurlardı.

Peki gerçekten olurlar mıydı? Aslında R. bilmese de anne babası ondan utanmıyordu.
O öyle zannediyordu. Kafasında kurduğu dünyada anne babasından uzaklaşmış bir yazar daha ilgi çekiciydi çünkü. Evet, insanların ilgisini üzerinde toplamak için ailesinden bile vazgeçen bir pislikti o.

Attığı her adım onu boğaza daha da yaklaştırıyordu. Bu şehre dair tek sevdiği şeydi boğaz. Ve içinde sevdiği kadını, Müjgan'ı, barındırıyor olmasıydı. Onu görmek için yine vapura binip karşıya geçecekti. Kedilerin istila ettiği o mekanda saatlerce oturacaktı ki kadın işten çıktığında gelip çay içerken narin parmaklarının bardağı tutuşuna hayran kalabilsin. Soğuktan kızaran burnunu zihnine kazıyabilsin... Ve sonra dönüp evinde yalnızlığıyla baş başa kaldığında Müjgan'ın hayaliyle hayata tutunabilsin. Aylar önce boynuna geçirmeye yeltendiği ip hayattan koparmasın onu...

Müjgan... Her şeyiydi.

0 yorum:

Yorum Gönder