30 Aralık 2014 Salı

Geçmişe Dönen Alfred

*long long time ago,
far far far far away*
Eğer film olsaydı hayatım, eminim ki filmin en can alıcı sahnesi bu olurdu diye düşündüm. Yağmurun altındayım, gece, buz gibi bir soğuk. Sadece sokak lambalarının ışığı, rüzgarın sesi ve ben varız. Yürüyorum, yürüdükçe sanki acıdan kaçabilecekmişim gibi kendimi kandırıyorum. Kalbimi söktü aldı, bencilce, hoyratça değerlimi aldı benden. Hiç geçmeyecek gibi geliyordu başlarda. Sanırım, kalbimi bıraktığım yerden uzaklaştıkça uzak bir hatıraya dönüşüyor tüm olanlar. Kendimi toparlıyorum bir süre sonra. Ama sonra tüm o bakışların, gülüşlerin yalan olduğu aklıma geliyor ve “acı” yeniden kazanıyor.  Sanki ciğerlerimin üzerinde kocaman bir gülle gibi. Nefes aldıkça canım yanıyor, yürüdükçe konuştukça canım yanıyor. Hiçbir şey istemiyorum. Sadece ağlamak, krize girene kadar ağlamak istiyorum… Sanki kendime gelmem gerektiğini işaret edercesine büyük bir gürültüyle yıldırım düşüyor denize. Belki onun korusundan belki de artık gücüm kalmadığı için yere yığılıyorum. Rüzgâr bardaktan boşanırcasına yağıyor. Rüzgâr damlaları yüzüme değdikçe yavaş yavaş kendime geliyorum ve nefes almaya çalışıyorum. “Neden ben Allah’ım? Neden? Bu acı dayanılmaz! Yapamıyorum, gücüm yok” diye haykırıyorum. Hiçbir karşılık yok… Adalet olduğuna dair inancımı yavaş yavaş yitiriyorum. Tam o sırada telefonum çalıyor… Lanet olsun ki ne zaman istesem kayıptır ve şuan cebimde çalıyor. Arayan Eylül, sesimi duyarsa kesin anlar durumumu diye düşünerek her zaman yaptığım ve en iyi yaptığım işi yaparak yüzüme “Mutluluk” maskemi geçiriyorum ve o anda her yer tozpembe oluyor. Zaten hayat tiyatro sahnesi değil mi? O zaman kesinlikle ben en iyi oyuncuyum.

0 yorum:

Yorum Gönder